Momentum 40′ Söyleşileri | Kısa Çalışma Ödeneği, İşten Çıkarma Yasağı, Ücretsiz İzin Uygulamaları

Momentum 40′ Söyleşileri’nin 2020’deki son yayını Av. Zeynep Gönenç Parmaksızoğlu moderatörlüğünde Doç. Dr. Hakan Koçak ve Av. Murat Özveri’nin konuşmacı olduğu “Kısa Çalışma Ödeneği, İşten Çıkarma Yasağı, Ücretsiz İzin Uygulamaları” oldu. Söyleşimizi dilerseniz Youtube kanalımızdan dinleyebilir, dilerseniz okuyabilirsiniz.

Av. Zeynep Gönenç Parmaksızoğlu: Herkese merhabalar. Bugün Momentum Gençlik Ağı Derneği’nin söyleşileri kapsamında pandemi döneminde İş Hukuku’ndaki ihlallere yönelik olarak hocalarımızla birlikte bazı konu başlıkları üzerinde duracağız. Bu bağlamda Avukat ve Çalışma Ekonomisi alanında Doktor Murat Özveri ve yine Çalışma Ekonomisi alanında akademik çalışmalarını sürdüren Doktor Hakan Koçak ile birlikteyiz. Ben sözü çok uzatmadan ilk olarak Murat Hoca ile başlamak istiyorum. Murat Hocam sorum şöyle olacak size, bu küresel salgın döneminde 4857 sayılı İş Kanunu’nda ilgili bir düzenleme var mı ya da yeni bir düzenleme yapıldı mı? Bu kanun salgın döneminde işçiyi nasıl koruyor?

Dr. Murat Özveri: Herkese iyi akşamlar tekrar. 4857 sayılı İş Kanunu’nda böylesi bir küresel salgın karşısında önceliklere  yer veren, işi, sağlığı ve geliri risk altında olan işçileri koruyacak herhangi bir özel düzenleme yok. Genel bir düzenleme de yok. Sadece biz, yorum yoluyla olağan sözleşme koşullarındaki iş görme ediminin, pandemi koşullarında işçiler açısından ağırlaştığını ve işçilerin ağırlaştırılmış edim yükümlüsü haline geldiğini söylüyoruz. Bunun karşılığı olarak da işverenin gözetim borcunun da aynı şekilde ağırlaştırılmış olması gerektiğini savunuyoruz. Bunun karşılığı şu, diyelim ki pandemi koşullarında karantinaya alınmış olsun ya da işe gitsin-gidemesin, iş sözleşmesi sona ermediği sürece işçilerin herhangi bir gelir yoksunluğunda bırakılmaksızın, ücretlerinin işveren tarafından ödenmesi gerekliliğidir. Bu ağırlaştırılmış edim yükümlülüğünün mantıksal karşılığının ağırlaştırılmış gözetim borcu olması gerektiğini bir grup iş hukukçuları olarak savunuyoruz.  Ancak Kanunda olan sadece zorlayıcı nedenlerle bir haftaya kadar işçinin gitmemesi ya da işverenin aynı nedenlerle iş verememesi halinde yarım ücret ödenmesine yönelik bir düzenleme. Bunun dışında 4857 sayılı Kanunda herhangi bir düzenleme yok. Pandemi dönemi başladığında işçileri koruma adı altında, 4857 sayılı İş Kanunu’nun kapsamında olsun ya da olmasın, (Basın İş Kanunu, Deniz İş Kanunu, Hava İş Kanunu, Borçlar Kanunu kapsamında olan işçiler de dahil olmak üzere) işçilerin tamamını kapsayacak şekilde iki tane düzenleme yapıldı. Bu düzenlemelerin bir tanesi İş Kanunu’nun 25. maddesinde belirtilen haklı nedenlerin dışında, İş Kanunu’nun geçici 10. maddesinde yapılan düzenlemeyle işverene tazminatsız işten çıkarma hakkı veren durumlar dışında işten çıkarmaların yasaklanması, bu yasak boyunca da ücretsiz izin uygulamasının devreye sokulmasıydı. Tabi bir de 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu’nda genel ya da bölgesel krizler halinde uygulanacak olan kısa çalışma ödeneği vardı.

Bu ikisini karşılaştırdığımız zaman karşımıza şöyle bir şey çıktı, bunların hiçbiri işçinin sağlığını korumaya yönelik düzenlemeler değil. İşi ve istihdamı koruduklarını iddia ediyorlar ancak geliri de koruyan düzenlemeler değil. Kısa çalışma ödeneği yeni bir kurum değil, sadece pandemi koşullarında, işçilerin kısa çalışma ödeneğinden yararlanması için aranan 600 gün prim koşulunu 450 güne düşürerek işçi açısından gerekli olan koşulları biraz daha azaltmış oldular. Şimdi bunların ne getirip ne götürdüğüne baktığımızda burada da anlamlı bir korumanın olmadığını görüyoruz. Kısa çalışma ödeneğine işverenin başvurması lazım. Başvurması için de üretimin sürekli olarak 1/3 oranında düşmüş olması ya da sürekli veya kesintili olarak 4 haftadan fazla süreyle iş yerinde işlerin bütünüyle durmuş olması gerekiyor. İş müfettişleri tarafından yapılan incelemede kısa çalışma ödeneği için gerekli koşullar bulunduğu zaman ödeneğe ilişkin süreç başlıyor. Bu dönemde işçiye yapılan ödeme, işsizlik sigortası fonundan yapılan ödeme, bir yıllık prime esas kazançlarının ortalamasının yüzde 60’ı, ancak bu da asgari ücretin brüt tutarının yüzde 150’sini yani bir buçuk katını geçemez. Burada yine altını çizmemiz gereken bir şey var, bu ödeme işveren ya da devlet tarafından yapılan bir ödeme değil. İleride Cumhurbaşkanlığı tarafından aksine bir kararname yayınlamadığı sürece, işçinin işsiz kalması halinde yararlanacağı işsizlik ödeneğinden mahsup edilecek bir ödeme. Yani ileride işsiz kaldığında alabileceği işsizlik ödeneğine mahsuben kısa çalışma ödeneği adı altında iş yerindeki istihdamı korumanın bedeli işçiye ödetiliyor.

Ücretsiz izne gelince, bu uygulama inanılmaz ölçüde istismar edildi. Biliyorsunuz iş sözleşmesinde ücret kurucu unsurlardan birisidir ve işçinin geçimini ücretle sağlıyor olması nedeniyle işçiyi ücretsiz bırakacak olan askı hallerinde işçinin oluru, rızası koşulu temel bir koşul olarak aranmıştır. Yapılan düzenlemeyle sözüm ona feshe karşı koruma getirilen işçinin elinden ücretsiz izne çıkarmak konusunda işçi rızasının alınması koşulunu kaldırmış oldular. 1170 TL’lik bir ücretsiz izin ödemesi yapılacağı açıklanıyor ve bunu da Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile 3 aylık sürelerle uzatılıyor. Şu an ücretsiz izin işçiler açısından bir baskı ve terbiye aracı haline dönüştürülmüş durumda. Haklarını arayan, iş yerindeki yasaya aykırı çalışma düzenine itiraz eden ve özellikle de sendikalı örgütlenmede öncülük yapan ya da iş yerinde sendikayı örgütleyen işçiler özellikle seçilip sürekli olarak ücretsiz izinle cezalandırılıyorlar. İşçi ya kıdem ve ihbar tazminatlarından vazgeçip kendine yeni bir iş bulacak ya da kıdem ve ihbar tazminatlarını korumak için başka bir yerde çalışmadan 1170 TL’ye mahkûm olacak. Diğer yandan ise işçi çıkartmada da haklı nedenlerle işçi çıkarmanın önü açık olduğu için, işveren kendince haklı nedenler uydurarak tazminatsız işten çıkarma tehdidini de ücretsiz izinle birlikte işçinin önüne koyuyor.

Yani işverenin istemediği bir işçinin önüne konan süreç şöyle: “Ya seni sürekli ücretsiz izne mahkûm ederim, bir 1170 TL’ye talim edersin, ya seni tazminatsız olarak işten çıkarırım, mahkemelerde sürünürsün, ya da benim istediğim çerçevenin içinde yer alırsın.” Üstelik, sahadan aldığımız bilgilerle ve bizzat da tanıklık yaptığımız bir dizi olay üzerinden biliyoruz ki, ücretsiz izne çıkartılan işçi kâğıt üzerinde ücretsiz izne çıkartılmışken fiilen çalıştırılmaya devam ediyor ve ücretsiz izin için ödenen para ücretlerden düşülüyor. Böyle bir uygulama var. Kısa çalışma ödeneğinde de 2007 krizinde görmüştük, aynı şekilde iş yeri kısa çalışma ödeneğinden yararlanıyor olmasına rağmen hiç de kısa çalışma  yapılmıyor, çalışmalar sürdürülüyor, kısa çalışma ödeneğinden işçiye yapılan ödemeler işçinin ücretinden düşülüyor. Yani işçiyi korumak için getirildiği söylenen düzenlemelerin tamamı işçinin aleyhine hukuki sonuçlar doğuracak bir pratiğe bürünüyor. Bu yasal düzenlemelerin işçi lehine olduğunu kabul etsek dahi iş yerinde gerçekten de işçi lehine uygulanıp uygulanmadığını denetleyebilecek, güvenceyle sağlamlaştırılmış bir denetim mekanizması yok. Dışsal denetimi hiç saymıyorum, hem bakanlık müfettişi sayısı açısından hem de iş yerlerinin sayısı açısından bakanlık denetiminin bunu yapmaya zaten gücü yetmez. Bununla birlikte iş yerlerinde işçi temsilciliği, işçi konseyleri gibi bir kurum olmadığı için, özellikle sendikasız olan iş yerlerinde durum tamamen işverenin insafına terk edilmiş. Sendikalı olan yerlerde dahi bu ücretsiz izin uygulaması konusunda ciddi çekişmeler, ciddi ihtilaflar çıkıyor. Bir nebze de olsa sendikal örgütlenme koruyor. En azından şikâyet yollarını sendika üzerinden yürütebilme tehdidiyle sendikalı iş yerlerinde ücretsiz inin istismarı şeklindeki işveren kararlarını uygulatmıyor.

Ne ar ki Kamuyu bir tarafa bırakıp özel sektöre bakarsanız, maksimum yüzde 6’lık bir sendikalaşma oranıyla aslında  sendikal korumanın çok da uygulanmadığını görüyoruz. Hele de istihdamın yüzde 85’inin KOBİ’lerden, yani 6-10 kişi arasında işçi çalıştırılan iş yerlerinden sağlandığını düşünürsek ve bunun içine kayıt dışı olanları da eklerseniz, aslında hiçbir şey yapılmıyor. Zaten torba yasa düzenlemesine baktığınızda, siyasal iktidar krize nasıl baktığına yönelik rengini torba yasanın gerekçesinde çok somut bir şekilde şöyle ifade ediyor: “Pandeminin yarattığı yükü işçi ve işveren arasında sosyal devlet ilkesi kapsamında paylaştırmak için böyle bir torba yasa düzenledik”. Söze böyle başladığınız andan itibaren bedeli işçiye ödeteceğinizi ilan etmiş oluyorsunuz. , Burada bir paylaşım falan söz konusu değil. Buna Anayasa Hukuku’nda “Biçimsel Eşitlik Anlayışı” diyoruz; bu anlayış taraflar arasındaki güçler dengesine hiç bakmadan  her süjeyi eşit haklara sahip olarak tarif eder. Oysa biçimsel eşitlik anlayışı 19. yy’da kalmış, hukukun liberal anlayışla hayat bulduğu döneme ait bir kuraldır ve 150 yıllık pratik göstermiştir ki, “Biçimsel Eşitlik Anlayışı”ndan yola çıkarak yasal düzenleme yaparsanız, bu yaptığınız yasal düzenleme güçlüye güçsüzü ezme özgürlüğü verme dışında bir sonuç doğurmaz.

Dolayısıyla güçlü işverenin karşısında “Biçimsel Eşitlik Anlayışı”ndan hareket ederek, hele de sosyal devlete referansla düzenleme yaparsanız, bu sosyal devlete de aykırıdır. Çünkü sosyal devlet anlayışına çağdaş yaklaşımlardan baktığınızda biçimsel eşitlik değil, sosyal koruma ilkesi yasa koyucuyu yönlendirmelidir. Sosyal koruma ilkesi de süjeleri, yani birbirleriyle hukuki ilişki içerisinde olanlardan güçsüz olanı yasal destekle güçlü bir konuma getirdikten sonra sözleşmenin tarafları olarak eşitleme mantığına dayanır.

Torba yasanın girişi dahi işçiyi korumak gibi bir dertleri olmadığını açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur. Maddelere baktığımızda da tam bir fecaat söz konusu, özellikle de gençler açısından. Öyle düzenlemeler yapıldı ki, geri çekilen düzenlemeler de dahil, belirli süreli iş sözleşmesi, 25 yaş altı çalışanların yaptıkları çalışmaların emeklilik hakkı için prim-gün sayısı ve yaşlılık sigortası bakımından dikkate alınamayacağına ilişkin düzenleme, yine kısa ya da kısmi süreli çalışma, bir veya birden fazla işverenin yanında bir aylık çalışmasının saatleri toplamı 10 günün altında olanlar açısından getirilen düzenleme. Bunların hepsine baktığımızda aslında yasa koyucunun eksik istihdamı, Hakan Hoca’nın alanına giriyorum ama hemen de geri çıkacağım, istihdamı değil, eksik istihdamı korumayı hedeflediğini gösteriyor ki, devletin işi eksik istihdamı korumak olamaz, ondan kurtarmak olur. Yani siz “iş olsun da ne olursa olsun, istihdamın içerisinde olsun da ne olursa olsun” mantığıyla özellikle gençlerin geleceğini karartacak düzenlemeler yapamamalısınız, yapmamalısınız.

Şimdi, belirli süreli iş sözleşmesi, yine 25 yaş altı ve 50 yaş üstüne çekilen kanun maddesi, biliyorsunuz İş Hukuku’nda hâkim olan ilke işin sürekliliğinin sağlanmasıdır ve bu da belirsiz süreli iş sözleşmeleriyle yapılır. Belirli süreli iş sözleşmesiyle çalışan birisi iş güvencesinin kapsamına girmediği için güvencesizdir. Zaten sözleşmenin türü nedeniyle ihbar tazminatı hakkı yoktur, sözleşme süre nedeniyle kendiliğinden sona erdiği zaman da kıdem tazminatından yoksun kalacaktır. Her ne kadar “2 yılla sınırladık” deseler de biz başka pratiklerden de biliyoruz ki bu sınırlama işçi üzerinden yapılan bir sınırlama olmadığı için çok rahatlıkla işverenin adı ya da unvanı değiştirilerek aynı iş yerinde “2 yıllar” da delinerek sürdürülebilirdi. İşçilerin ve toplumun baskısı ile bu maddeler çekildi ama bir başka madde var ki bunu hukukçular olarak anlamlandırmakta gerçekten zorlanıyoruz. Maddeyi on defa okuduk, torba yasanın 8. Maddesinden bahsediyorum, bu kadar da olamaz diye düşündük.

Biliyorsunuz, 8. Madde ile iki aşamalı bir prim affı getiriliyor. Deniyor ki kayıt dışı çalışanlara, kayıt dışı ifadesi kullanılmıyor da “SGK primini yatırmadan çalışanlar” deniyor, kayıt dışı işçi çalıştıran işverenler kayıt dışı çalıştırdıklarını kabul etmeleri ve bu kişileri kayıt altına almaları halinde onlara prim cezaları ve gecikme zamları uygulanmayacak, geçmişe dönük prim ödemeleri istenmeyecek. Bu işçiler SGK prim teşviki alıyorsa ki eğer siz kayıt dışı işçi çalıştırıyorsanız bu teşviklerin iadesi de söz konusu, iade yükümlüsü olmuyorlar. Tam bir prim affı dediğimiz türde düzenleme getirilmiş durumda. Bizim sistemimiz primli sistem olduğu için her bir sigorta kolu açısından ayrıca bir prim yatırılması lazım ki o sigorta kolunun güvence altına aldığı sosyal risk gerçekleştiğinde aktüeryal, ekonomik anlamda herhangi bir zorluğa düşmeden Sosyal Güvenlik Kurumu bu ödemeleri yapabilsin. İşsizlik sigortası primi yatırmalısınız ki siz işsizlik anında güvenceden, gelir yoksunluğunu giderici önlemlerden yararlanabilesiniz.

Hiç prim yatırmadan çalışılmışsa, siz prim affı da getirdiğiniz zaman bu kişileri sistemin içerisine geçmişe dönük alırsanız, bu kişilerin prim yatırmaması ama buna rağmen bu haklardan yararlanmasının ekonomik bedelini kim ödeyecek? Mademki işverenlere böyle bir prim affı getirdiniz, ya Hazine’den böyle bir fon aktaracaksınız, onların kayıt dışı çalıştırdığı döneme ilişkin doğmuş olan primleri gerçek ücretleri üzerinden yatıracaksınız, ya işverene yükleneceksiniz. “Kardeşim sen kayıt dışı çalıştırmışsın, gecikme zamlarıyla yatır” diyeceksiniz. Bundan da vazgeçtiniz. Peki o zaman ne olacak? Çok kurnazca bir yol düşünmüşler, bunun tüm bedelini işçiler ödesin demişler. Hemen maddenin ikinci bendine geldiğimizde, deniyor ki ‘İşçiler de kayıt dışı çalıştırıldıklarını kabul ederlerse kayıtlı hale geldikleri andan itibaren ücret ve ücrete bağlı haklarının dışındaki tüm haklarından feragat etmiş sayılırlar.’ Bu o kadar pervasızca, o kadar hukuka aykırı bir düzenleme ki gerçekten inanmakta zorlanıyoruz. Bir avukat arkadaşım yazdığım yazılar üzerinden dün gelip dedi ki “Yahu olamaz böyle bir düzenleme”. Olur ya da olamaz, oldu işte. Anayasaya çok açık bir şekilde aykırı, sisteme de çok açık bir şekilde aykırı. Çünkü zorunluluk ilkesi olmadan primli bir sistemi sosyal güvenlik anlamında yürütmeniz mümkün değil. Bizim kanunumuza göre de sigortalılık bir hak ve yükümlülüktür. Sigortalılığı doğuran ilişki başladığı andan itibaren de tarafların iradelerinde bağımsız bir şekilde sigortalılık olgusu gerçekleşir, haklar ve yükümlülükler doğar. Eğer siz zorunluluk ilkesinden vazgeçer, tarafların iradesine bırakırsanız çok kolay bir şekilde sosyal güvenlik hakkından feragat edilebilir hale gelir.  Ancak zorunluluk ilkesinin bir sonucu olarak sosyal güvenlik hakkından feragat  yasaktır. Biliyorsunuz mahkemelerde bile sigorta hizmet davası açtığınızda bu davadan feragat etseniz bile yargılama devam eder. Sosyal güvenlik hakkından feragat edilemez.

Şimdi bu yasal düzenleme, artık yasalaştı ama yasa demek de doğru değil, “Ben 10 yıl kayıt dışında çalıştırıldım,  diyelim ki kısa vadeli sigorta kollarına ilişkin, kazaya uğramadım, onlar işlevini yitirdi; ama maluliyet sigortası, ölüm sigortası, yaşlılık sigortası gibi uzun vadeli sigortalılık süresi olanlar…” Bu sigorta kollarından yararlanabilmeniz için hem sigortalılık süresi hem de prim-gün sayısı çok önemli bir gerekliliktir. Bu örneğimde 10 yıl, yani 3600 günlük bir prim ödemeniz ve 10 yıllık sigortalılığınız tümüyle sıfırlanacaktır. Siz feragat etmiş sayılacaksınız. Neyin karşılığında? İşverenin sizi 10 yıl boyunca yasa dışı çalıştırmış olmasının karşılığında.

Şimdi bakın, hangi yasalara aykırı? 5510 sayılı yasaya aykırı. Daha iş ilişkisi fiilen başlamadan bildirmek durumunda, prime esas kazançlarını bildirmek ve primlerini de kesmek zorunda. 4857 sayılı yasaya aykırı. Her şeyden önemlisi vergi kaçakçılığına giriyor. Gelir Vergisi Kanunu’na aykırı. Bu kadar çok kanuna aykırı davranan işverene hiçbir yükümlülük getirmeden, aykırı davrandığı dönemi bir anda ortadan kaldırıyorsunuz ama işverenin mağdur ettiği çalışanı, bir mağduriyet daha ekleyip “E sen de razı olmasaydın kayıt dışı çalışmaya. Mademki razı oldun ve bundan sonra da kayıt altına giriyorsan sen bu 10 seneyi yok say” diyoruz ki bu gerçekten bir hukuk skandalıdır. Bunu izah etmek mümkün değil.

Diğer yandan pandemiyle birlikte sosyal güvenlik hukuku açısından başka bir vahim gelişme oldu. Sosyal medyada görüyorum, “COVID-19 hastalığı sağlık çalışanları açısından meslek hastalığı sayılsın” deniyor. Eksik bir talep. Tabii ki aciliyet anlamında sağlık çalışanlarından başlanması gerekiyor. Ama COVID-19’u benim vücudum üretmiyorsa ve ben bu kadar çok ‘Evde kal’ kampanyasına rağmen evde kalmaması gereken bir grup olarak iş yerlerine gönderiliyorsam, dışsal bir etkiyse COVID-19, artık hiç tartışmaya gerek yok, bu dışsal etki nedeniyle hemen ya da sonradan vücut bütünlüğümde, sağlığımda bir zarar oluşmuşsa bu bir iş kazasıdır. Sağlık çalışanları açısından meslek hastalığı olarak kabul edilebilir ama ben meslek hastalığına yönelik hukuki prosedürün aynı kapıya çıkıyor olsa da zor olmasından hareket ederek iş kazası denmesini doğru buluyorum.

Şimdi, SGK’nın genelgesiyle “İş kazası değildir” denmesinin durumu yokuşa sürmekten başka bir anlamı yok. İş kazasının tespitine ilişkin idari süreci zorlaştırıyor, ağırlaştırıyor ama Kurum’un “Bu bir iş kazası değildir. İş kazası tarifine uymuyor’” deme hakkı ve yükümlülüğü yok. Kurum uzun bir süre iş yerlerinde geçirilen kalp krizlerini de iş kazası olarak kabul etmiyordu, yargı yoluyla oldu. Tabi yargının da böyle diyeceğinin garantisi yok ama SARS virüsü zamanında yargının vermiş olduğu bir karar var, bu karar emsal niteliğinde. Tır şoförlerine ilişkin bir karar. Yurtdışında bu virüsü almış, 3-5 gün sonra bu virüs etkisini göstermiş. Dışsal etki koşulundan hareket ederek bunu bir iş kazası olarak kabul ediyor. COVID-19 nedeniyle böyle bir refleks verilmesi de gerçekten utanç vericidir.

Şu soruyu soruyorlar sürekli, “Nereden bileyim iş yerinde kaptığını?”. Biliyorsunuz hukukta, karine kavramı vardır. Bir olayın olduğunu mantık yoluyla bir başka olaydan çıkartıyorsanız, bu bir fiili karinedir. Fiili karinenin aksini iddia eden ispat etmek durumundadır. İspat yükümlülüğü yer değiştirir. Bilim Kurulu, Sağlık Bakanlığı, herkes “Aman dışarı çıkmayın. Dışarı çıkarsanız virüs alma olasılığınız yükseliyor” derken birtakım insanları fiziki mekanların içerisinde sağlıksız maskelerle çalışmak zorunda bırakıyorsunuz, Dardanel örneğinde olduğu gibi Hıfzıssıhha Kanunu açıkça insanların böyle toplu yerlerde çalıştırılmalarını yasaklıyor olmasına rağmen, böyle bir çalışma sistemi öngörüyorsunuz, ondan sonra da “Nereden bileyim?” diyemezsiniz. Tüm bu çalışma sistemi, Bilim Kurulu’nun açıklamaları, bulaşın topluluklarda artıyor olması gerçekliği bunun artık bir dışsal etkinin çalışılan fiziki mekandan kaynaklandığına ilişkin en azından, en hafif deyimiyle fiili karinesini oluşturur. Orada COVID-19’un bulaşma riskinin olmadığını ispat yükümlülüğü işverenindir.

Bir cümleyle özetlemek gerekirse ne yazık ki bizim mevzuatımızda böylesi bir küresel salgın durumunda işçiyi Sosyal Güvenlik Hukuku açısından (sosyal risk olarak kabul etmiyor), İş Hukuku’nda gelir ve istihdam açısından ve işsizlik sigortası açısından etkin koruyacak bir düzenleme yok. Bunun iş hukukçularının amaca uygun yorumla, olağanüstü duruma karşı olağanüstü yorum ve sosyolojik yorum yöntemlerini devreye sokarak işçiyi korumaya yönelik hukuk yaratma çabalarının ötesinde yasa koyucunun herhangi bir düzenlemesi söz konusu değil.

G.P: Maalesef pandemi dönemindeki yaşadığımız sorunlar, özellikle de iş hukuku alanında konuştuğumuz için söylüyorum. Bu süreçte yaşadığımız sorunlardan hiçbir şekilde ders çıkarmamışız, yeni yapılan düzenlemeler de üstelik kanunlara aykırı olarak yapılan düzenlemelerle işçinin üzerindeki yük daha da artıyor. Dolayısıyla herhalde bundan sonraki süreçte hukukçulara çok daha fazla görev düşecek.

M.Ö: Bugün Sanayi ve Ticaret Bakanının basında yer alan konuşmasında torba yasadaki çekilen iki madde için mücadele ettiğini, ,işverenlerin sesini çıkarmadığını mücadele etseydiniz esnek maddeleri geçirirdik diyor. Şimdi mantık bu kafa da bu olduğu sürece demek ki bir tek şey kalıyor mücadele etmek başka bir alternatif yok. Aksi halde işveren nerede birazcık seslerini çıkarmış olsalar demek ki anamıza ağlatacaklar emek cephesi açısından.

G.P: O yüzden emek cephesine, hukukçulara, hepimize çok fazla görevler düşüyor. Mücadeleye devam diyerek ben Hakan Hocaya söz vermek istiyorum. Hocam biraz önce bahsettiğimiz üzere özellikle bu pandemi döneminde daha da çok öne çıkan kavramlar, “işten çıkarma yasağı”, “esnek çalışma modelleri”, “kısa çalışma ödeneği” gibi sanki işçinin lehineymiş gibi görünen düzenlemelerin, ekonomi alanında özellikle gençler üzerinde ne tip sorunlar yaşattı?

 Dr. Hakan KOÇAK: İyi akşamlar. Momentum derneğine de teşekkür ediyoruz bu projeden, bu çalışmadan, söyleşiden ötürü. Değerli hocam çok iyi ve kapsamlı bir tablo sundu. Özel olarak gençler için vurgulanması gereken şey şu. Genelde Türkiye’de emekçiler güvencesizleşiyor,  ama genç emekliler açısından bu güvencesizleşme süreci pandemide farklı boyutlarıyla çok daha derinleşti. Benim gördüğüm kadarıyla söz konusu girişim var olan fiili durumu “torba yasa” ile yasalaştırmaya yönelik. Hatırlayacak olursak aslında bu Türk tipi başkanlık diye lanse edilen başkanlık sisteminin gelişi de böyle olmuştu. Bir gün Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı dedi ki; “Zaten fiili bir sistem var, gelin bunun adını koyalım, koymak için bir referandum yapalım” dedi. Şimdi durum burada da benzer gibi zaten işçiler sigortasız çalıştırılıyor, zaten kayıt dışı çalıştırılıyor, zaten bu işsizlik döneminde bir ekmek bir iş bulan “Allah razı olsun” deyip kayıtlı mı kayıtsız mı bakmadan çalışıyor. Bizde de fiili durumu yasalaştıralım gibi bir mantık var. Burada dikkat çekici bir husus bence şu; kamusal söylemlerde popüler tartışmalarda öne çıkan iktidara yönelik olarak ‘”beceremiyorlar, bu süreci yönetemiyorlar” gibi birtakım ifadeler kullanılıyor. Bunun altını çizmek istiyorum. Burada bir beceri, bir yapamama durumu yok. Burada çok net giderek de daha da netleşen bir sınıfsal tercih var. Uygulanan bu politikalarda, getirilen bu yasalarda, çıkarılan KHK ’larda aslında hepsinin arkasında bir mantık var, ki o mantık bir cümle ile pandeminim daha ilk günlerinde ifade edilmişti. “Çarkların dönmesi lazım.” Üretimin sürmesi isteniyor, sermayenin bu pandemi sürecini zararsız atlatması bir mağduriyet yaşamaması isteniyor. Dolayısıyla pandemiye böyle bakınca sosyal değil iktisadi sorunların öne çıkması ya da sosyal değil toplumsal değil iktisadi ekonomik önceliklerin konuşuluyor olması yapılan yasal düzenlemelerin de buna yönelik olması son derece tutarlıdır. Yani bir beceriksizlik değil, bir tutarlılık var burada.  Daha Türkçesini söyleyecek olursak emekçiler gözden çıkarılmış durumdadır, özellikle de genç emekçiler. Çünkü rakamlar tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık. Türkiye’de çok ciddi bir genç işsizliği sorunu var. Bunun içinde hatırı sayılı oranda eğitimli, genç kişiler umudunu yitirmiş durumda. Resmi olarak Türkiye İstatistik Kurumunun işsiz saymadığı aslında daha da beter işsiz olan, artık iş aramıyor bile hale gelmiş olan bir grup var. Dolayısıyla bütün bu sermaye yalısı getirilen ve fakat sanki işçilerle yine lehineymiş gibi gösterilmeye çalışılan şeylerin olmasının koşulu bu çok yoğun işsizlik. O kadar yoğun bir işsizlik ki aslında her emekçinin sırtında zaten doğal bir kırbaç. Yani bu işsizlik ile hele pandemi sürecinde kısa sürede istihdamın genişlemeyeceği görülürken rahatlıkla sermaye bu türden hocanın da dediği gibi  pervasız yasaları getirebiliyor. Burada tabii gençler için konuşuyorsak sadece bu tür iş yasası, çalışma mevzuatı ile ilgili olanlar değil aslında bir dizi şey var. Örneğin şu anda başka kampanyalar yürütülüyor; KYK borçları… Bir yandan gençlere deniliyor ki eğitimli olun, meslek sahibi olun. Geçtiğimiz günlerde bir sayın kayyum vali öyle bir açıklama yaptı ve “mesleksizliktir esas sorun işsizlik değil” dedi. Meslek sahibi olmak için nereye gönderiliyor gençler üniversitelere. Bakkal gibi Türkiye’nin her yerine açılan üniversitelere. Okuyorlar, bitiriyorlar fakat çoğunluğu bu kadar genişleyince tabii daha emekçi çocukları giriyor üniversitelere, yoksullar giriyor. Kredi ile ancak kendilerinin finansı edebiliyorlar. Sonra bu kez gençlerin kapısına dayanılıyor. İcra, haciz gencecik insanların kapısında. Ne diye? Bu kredileri ödeyemediniz hadi tekrar geri ödeyin. Aslında birbiriyle çatışan iki söylem var.. Bir yandan çok özel bir durumdayız sakın şunları yapmayın,  aman şunları yapın, hepiniz elbirliğiyle. Ama altta ekonominin çelik yasaları var onlar hiçbir şekilde değişmiyorlar. Onlar bir doğa yasası gibi onlara dokunulmuyor. Öyle olunca da daha eğitim hayatının sonunda iş hayatının başında borçlu olan bu genç emekçiler bir yandan da bu tür yasa ve düzenlemelerle birlikte güvencesizlikleri daha da derinleştilirken bir yandan yoğun bir işsizlik onları beklerken, tabii ki hem sosyal anlamda hem psikolojik anlamda ciddi bir yıkıma uğruyorlar. Dolayısıyla şu anda Türkiye’nin belki de politikanın en odağına alması gereken konular aslında tam da bu genç emekçilerin ister istihdamda olsunlar ister şu anda işsiz görünsünler en temel sorunlardan biri bu. Birkaç küçük noktaya daha değinmek isterim. Burada yapılan yasal düzenlemelerin örneğin işte kısa çalışma, ücretsiz izin yani zorunlu ücretli izin. Ben ona 1170 TL harçlıkla izin  diyorum. Komik, trajikomik. Şimdi burada  bir başka yansıma daha var. Çalışıyor görünüyor, işte görünüyor bu insanlar. Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine rakamlarına işsiz olarak yansımıyorlar. Bu da işin ne diyelim bir bonusu. Yani bir yandan onları buna mahkum ediyorsunuz bir yandan da sanki onlar işsiz değilmiş gibi yapıyorsunuz. Dehşet verici olan bir şey daha var, az önce de lafı geçti. 1930’da daha bundan 90 yıl önce çıkarılmış bir umumi Hıfzıssıhha Kanunu var. Halkın sağlığını korumaya yönelik, umumun, halkın sıhhatini korumaya yönelik o dönem bir kanun var. 90 yıl önce çıkmış olan bu kanunun mantığını arkasındaki yaklaşıma baktığımız zaman bugünkünden daha gelişkin olduğunu görüyoruz. Örneğin bu kanunun 83. maddesi diyor ki öyle bir salgın ile karşılaşan çalışanlar mesleğini icra edemez ise tecrit edilirler, önlemler alınır vs. Eğer onların geçim sorunu varsa da diyor hükümet bunu çözmekle yükümlüdür. Bu  tam ifadeler değil. Çünkü biraz eski dil olduğu için belki gençlerin anlaması kolay değil ama özü bu olan ifadeler. Yani bu yasa aslında hükümete yani iktidara yani yönetenlere bir yükümlülük getiriyor. 90 yıl önce yasa koyucular şunun farkındadır ki, bu türden ciddi bir salgın aslında salt sağlık sorunu değildir. Aynı zamanda bir sosyal sorundur. Özellikle de emekçiler açısından bir geçim sorunudur. Dolayısıyla da hükümet de bunu çözmekle yükümlüdür yaklaşımı bana biraz önce sordunuz 4857 ne getiriyor yani 2000’li yıllarda yapılan 4857’ye göre 30’lu yıllarda yapılan Hıfzıssıhha Kanunu daha ileri. O zaman da çünkü Türkiye çok çeşitli salgınlarla kasıp kavruluyor verem var, trahoma, veba tifüs var. Bunlara karşı halk sağlığını ve işçi sağlığını gözeten çeşitli sosyal devlet ilkesine de uygun yasalar o dönemde yapılmış. Şu anda Cumhuriyet tarihi açısından baktığımızda yasaların mantığı anlamında ya da yasaların halkçı, emekçi niteliği konusunda oldukça geride olduğumuzu görüyoruz. Son olarak yine çok çarpıcı bir şey Murat hoca söyledi. Diyor ki işveren, “1170 TL’ye ya razı olacaksın ya da tazminatından olacaksın” diyor. Hatta kimi zaman işte sendikalaşmak istiyorum ya da bu yapılanlara itiraz ediyorum diyenlere ücretsiz izni bir tür ceza gibi uyguluyor. Peki ücretsiz iznin finanse edildiği yer neresi işsizlik sigortası fonu. Dünyada bunun eşi benzeri olabilir mi ? Sendika kırıcılığı yapmak için işçilerin haklarını kısıtlamak için yine işçiler için var edilmiş ve onların bordrolarından kesilen kesintiler ile dolan bir havuzu bunun için siz kullanabiliyorsunuz. Gerçekten dünyada eşi benzeri olması mümkün değil. Bu anlamıyla da belki dünya çalışma mevzuatı ve çalışma ilişkileri literatürüne böylesi katkılarımız olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada tabii ben gençlere yönelik son cümle onu söyleyeyim. Genel bir sızlanma yani çaresiz gençlik yurt dışına gidiyorlar kaçıyorlar söyleminin de değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkedeyiz bu ülkeden gidebilecekler de başka ülkelerde imkanlar bulabilecekler de sınırlı. Dolayısı ile hem politik alanda hem de sendikal alanda dayanışma halinde mücadale etmek gerekiyor.  Konuştuğumuz konular Doğa Kanunu değil,  değişebilir şeyler. Tüm bunlar toplumsal baskı ilgili. Bakın az önce Murat Hocanın söylediği cümlenin öbür tarafı da var. Diyor ki Varank, “sermaye siz bu yasadaki hükümlerin arkasında yeterince durmadınız oysa işçiler çok ses çıkardı” diyor. Oysaki, çıkan ses bizim gibi eleştirel bakanların beklediğinin çok altında bir sesti. Ama buna rağmen bu ses bile bu basınç bile öylesi bir torba yasa gündeme geldiğinde etki yaratabilmiş ise bence buradan tersi bir sonuç çıkarılabilir hatta çıkarılmalıdır. Demek ki işçi sınıfı hele de onun öncüsü olacak gençler öylesi ciddi derli toplu bir yere odaklanmış kampanyalarla bir baskı gücü olabilirler, dikkate almak gerekiyor teşekkür ederim. 

G.P: Çok teşekkürler verdiğiniz bilgiler için. Evet ben 35 yaşındayım benim etrafımda son 3 yıldır heralde sayısız çok yakın arkadaşım yurtdışına yerleştiler. Çevremde çok insan gitti. Evet ama dediğiniz gibi bir şekilde burada da mücadele etmek gerekiyor. En son olarak en azından bir torba yasadaki birkaç madde bile olsa bunları geri çekilmesini bir toplumsal baskıyla sağlamak bile insana biraz umut vermiyor değil doğrusunu isterseniz. Biraz önce söylediğimiz gibi Murat Hocanın konuşmasının ardından mücadele etmemiz gerekiyor.

Belki gençliğin daha çok mücadele etmesi gerekiyor. Ben çok teşekkür ederim. Aslında çok konuşulacak konu var gerçekten özellikle İş Hukuku alanında bu pandemi döneminde çok fazla konu var Özellikle ben bir hukukçu olarak çok daha konular konuşmak isterdim. Özellikle hocam evden çalışmalar, bu fazla mesai kavramlarının nasıl olduğu, birtakım işçinin maaşlarından yapılan kesintiler, evden çalışmaları ile  birçok yeni konu karşımıza çıktı. Bu konuları da çok konuşmak isterdim ama süremiz kısıtlı maalesef ben bir dahakine demek isterim. Aynı zamanda çok teşekkürler tekrar başka bir söyleşide görüşmek dileğiyle diyorum. Sayın Dr. Hakan Koçak ve Sayın Murat Özveri’ ye Momentum Gençlik Ağı Derneği olarak teşekkür ediyorum, iyi akşamlar diliyorum.

M.Ö: Ben teşekkür ediyorum bu fırsatı verdiğiniz için, Hakan Hocam.

H.K: İyi akşamlar sağolun hoşçakalın.

About the author